Mehmed Âkif Ersoy (1873-1936)

Admin 27 Eylül 2010, 01:13 Biyografiler
Mehmed Âkif Ersoy (1873-1936)

Millî şairimiz Mehmed Âkif, Arnavutluğun İpek Kasabası Susişa Köyü'nden İstanbul'a gelerek, çalışkanlığı, azmi, iradesi ve başarısı sayesinde Fatih Medresesi Müderrisliğine kadar yükselmiş, titizliği ve temizliği sebebiyle "Temiz Tahir Efendi" diye adlandırılan bir babanın; Buhara'lı "Emine Şerife Hanım" adlı, ibadetten haz duyan, iyilikperver, ince hisli, yüksek ruhlu ve itikadı bütün bir annenin oğludur.
1873 yılında Fatih'in Sarıgüzel Mahallesinde doğan Âkif, ailesinin ilk çocuğudur. İlk eğitim ve tahsiline bu mükemmel ve kültürlü aile içinde başladı. Dört yaşında Emir Buharî Mahalle Mektebine gönderildi. Aileden aldığı eğitim, mekteple takviye edilince terakki (ilerleme, gelişme, yükselme) başlamış oldu.
İlkokuldan sonra Rüştiye tahsiline devam ederken, aynı zamanda babasından Arapça okuyor, ikindiden sonra da Fatih Camii'ne giderek; Hafız Divanı, Gülistan, Mesnevi gibi eserleri okutan Esad Dede'den dersler alıyordu.
Âkif, dil derslerini çok severdi, Türkçe, Arapça, Acemce ve Fransızca derslerinde okulunun birincisi olmuştu.
Eskiden İstanbul'da yaşanan hayatın asıl güzelliği ölçüsündeydi. Evde aile efradı arasındaki ölçü, mahallede insanlar arasında da mevcuttu. Sokağa çıkan bir "delikanlı-hanım kız" yapacağı her hareketten büyüklere karşı mes'ul, küçüklere karşı mükellefti. Kendisinden sonra yetişen kuşağın, hareketlerini örnek alacağını bilir ve bir "ağabey-abla" gibi davranarak iyi örnek olmaya çalışırdı.
Böyle bir ortamda mahalle mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini (ortaokul) bitiren Âkif'i annesi medreseye göndermek istedi. Babası, medresede öğreneceklerini kendisi de öğretebileceğini söyleyerek, oğlunu okul seçiminde serbest bıraktı. O da zamanın gözde mektebi ve babasının da gönlünde olan mülkiyeyi seçti.
Mülkiye Mektebinin idâdi kısmını birincilikle bitirip, aynı okulun yüksek kısmına başladı. Gövdeleşmeden meyve verip dal-budak salan ağaç misali, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girmişken; babasının vefatı, (1889) ardından da evlerinin yanması, Âkif'i yoksulluğa sevketti. Bu felaketlerden sonra ailenin bütün yükünü üzerinde hisseden Âkif, Mülkiyeyi bırakarak Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi. Her hafta sonu Halkalı ile Fatih arasındaki yolu yürüyerek gidip geldi.
Daha çocukluğundan itibaren planlı, proğramlı ve disiplinli bir hayat yaşamaya alışan Âkif'in güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, uzun atlama, ata binme gibi spor dallarında gösterdiği üstün başarılar, yabancı dil öğrenmesine mani olmadığı gibi, derslerinden de tam not almasını engellemedi.
Şiirde ilerlemek ve yeni bir tarz geliştirmek için Arap Edebiyatının ve özellikle şiirinin bilinmesi gerektiğine inanan Âkif, titiz bir çalışma ile bu edebiyatı inceledi. Dünyada kalıcı eser bırakmak için Kur'an-ı bilmek ve ona uygun eser vermek gerektiğini düşünerek, Kur'an-ı hıfzetme çalışmalarına başladı. Hummalı bir çalışma ile Filibe'li Arap Hafız'ın kontrolünde altı ayda Kur'an-ı hıfzetti. Sanat anlayışına ayet ve hadislerin ışığında yeni bir yol çizdi ve bu yolda yürümeye başladı.
Baytar Mektebi'ni de birincilikle bitiren Âkif, 750 kuruşla memuriyet hayatına başladı. 3-4 sene Rumeli, Anadolu, Arabistan'da hayvan hastalıkları üzerine görevler yaptı. Bu arada babasının doğum yeri olan İpek'e gitti ve amcaları ile görüştü. 1894 yılında Tophane-i Âmire Veznedarı Mehmet Emin Bey'in kızı İsmet Hanımla evlendi. Bu izdivaçtan Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir adlı altı çocuğu oldu. 
Hayat boyu maddeden uzak, hizmet aşkı için birçok işi birden yapan Âkif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Ardından Çiftcilik Makinist Mektebinde dersler verdi. 1908 de de Darulfünun Umumi Edebiyat Müderrisliğine getirildi. Felaketlerin ardarda geldiği bu anda bir de Arnavutluk isyanı başgösterdi.
"Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti" gibi içli feryatlarla karşıladığı bu me'lun hareketi hazmedemedi.
"Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını:
Yok mudur sende Murad'ın iki üç damla kanı?"
diyerek, Balkanlarda yaklaşan tehlikeyi ve mazinin zaferlerle dolu günlerini hatırlattı.
Milletin ümidini kaybetmeye başladığı bir anda, "Felaketler milletin geleceğini tayin edemez, millet felaketlerin şaşkınlığından kurtulur, kendini toparlayabilirse; yaraları sarar, acıları dindirir ve kaybettiklerini kaybettiği yerde tekrar bulur" düşüncesiyle son çare olarak milete döndü, sönmeye yüz tutan ümit ışığını;
"Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak!
...
Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır,"
Gibi mısralarla alevlendirdi. Bu iman ve heyacan dolu satırlar dilden dile vatan sathına yayılınca, vatanın her yerinde bir canlanma görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başlandı.
Birinci Cihan Harbi sona erdikten sonra galip devletler, Osmanlı Devletini tasfiye ile kalmıyarak, Türk'ün öz yurdunu parçalamak niyetiyle vatanın her tarafına saldırmaya başlamışlardı. İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişmesi üzerine Ayvalık ve Karasi tarafında başlayan milli mukavemet hareketi gönüllere umut ışığı olmuş, Anadolu halkını ayağa kaldırmıştı. Mehmed Âkif artık İstanbulda duramazdı. Hemen Balıkesir'e giderek Zağanos Paşa Camii'nde bir hutbe okudu. Türk'ün İstiklâl davasına kayıtsız kalanları, sözleri ile sarstı:
"Cihan alt-üst olurken seyre baktın öyle durdunda,
Bugün bir serserinin, derbederisin kendi yurdunda..." 
diyerek kulaklarda ve vicdanlarda ebediyyen çınlayacak sesler bırakarak İstanbul'a döndü.
İstanbul'dan deniz yoluyla İnebolu'ya, oradan da Ankara'ya geçti. Konya isyanı üzerine Konya'ya giderek ayaklanmanın bastırılmasında büyük rol oynadı. Zamanın şartları içerisinde basının çok tesirli bir silah olduğunu bilen Âkif, Kastamonu'ya geldi ve Eşref Edip'le beraber "Sebilü'r-Reşad" gazetesini çıkarmaya başladı. Gündüzleri Nasrullah Camii'ni hınca hınç dolduran cemaate, geceleri Yılanlı Tekkesi'ne gelen halka verdiği vaazlar, neşredilerek memleketin her tarafına dağıtıldı.
"Müslüman mülkünü her yerde felaket vurdu...
Bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!
Bu da çiğnendimi, çiğnendi demek şer'i mübîn;
Hâksâr eyleme Yâ Râb, onu olsun... Amin!"
Gibi kalbî dualarla halkın maneviyatını yükseltip, Kurtuluş Savaşının kazanılmasında büyük rol oynadı.
Böylece, Antep "Gazi" oldu, Maraş "Kahraman". Urfa "şan"ını korudu ve bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini ve namusunu korumak için andiçti.
Rusya hak ve hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndüremediği milyonlarca Türk'ün uyanmasından korkarak, Âkif'in çıkarttığı küçük bir gazete olan Sebilü'r-Reşad'ın ülkesine girmesini yasakladı.
Mehmed Âkif ve Eşref Edip Ankara'ya gelip bir irşad ve iman yuvası olan Taceddin Dergahına yerleştiler. Akif önce İzmit ve Biga'dan mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdur'luların isteği üzerine Burdur mebus'u oldu. Aynı zaman da neşriyat ve irşad hizmetlerine devam etti.
Yunan ordusunun Ankara'ya doğru ilerlemesi karşısında, başta Mustafa Kemal olmak üzere, birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri'ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak sevkedilmişti. Fakat Akif , Kayseri'ye taşınmanın bir dağılma olacağını, tekrar toparlanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Sakarya'da yeni bir müdafaa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklif görüşülüp kabul edildi.
Gönüllerindeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçlenerek, İstiklâl şafağını söktürmeye hazırlanıyordu. Bunun için şafak rengi ile dalgalanarak, bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) bir yarışma açtı. Fakat yarışmaya katılan 724 şiir arasında, milletin müşterek iman ve heyacanının terennümü temin edilememişti. Âkif 500 lira mükafaat konduğu için yarışmaya katılmamış, Mecliste ise en güzel marşı ancak Mehmed Akif'in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi;
"Pek aziz ve muhterem efendim..." sözleriyle başlayan bir mektupla, Âkif'e rica ve müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı.
Bu rica üzerine Âkif, Taceddin Dergahında odanın bir köşesine çekilerek yazmaya koyuldu. Günlerin ardından nihayet, milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan "Kahraman Odumuza" ithaf ve millete armağan etti. Bu kutsi armağan 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17'45 te, Milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip, alkışlanarak, ittifakla kabul edildi. Mükafaat olarak verilen 500 lirayı da orduya hediye etti.
"Doğacaktır sana va'dettiği günler Hak'kın,
Kim bilir, belki yarın.. Belki yarından da yakın,"
şeklinde İstiklâl Marşımızda en güzel ifadesini bulan bu müjdenin de gösterdiği gibi, güneşin doğacağı geceden belli olmaya başlamıştı. Çünkü ayyıldızlı bayrağı semalardan inmeyen millet, bu yolda sonsuza kadar cehdle yürüyecekti.
Nihayet bu heyecan, ıstırap, savaş, ümit ve zafer dolu yıllardan sonra, İstiklâl Savaşının İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif Ersoy, bir İstiklâl Madalyası ve Bir Mavzer tüfeği ile, 1923'te Ankara'dan İstanbul'a döndü.
Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine Mısır'a gitti. 1926 dan itibaren Ezher Üniversitesinde Türkçe dersleri vermeye başladı. Vakit buldukça da Kur'an-ı Kerim tercümesi ile uğraşıyordu. Bu arada Siroz hastalığına yakalandı. Önceleri hastalığın ehemniyetini anlayamadı ve hava değişikliği ile geçeceğini düşünerek Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü. Hastalık onu harap etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı; İstanbul'a geldi. Hastaneye yatıp, tedavi gördü. Fakat hastalığının önüne geçilemedi.
Bir gün hasta yatağında yatarken Hakkı Tarık Us'un da aralarında bulunduğu misafirler, Akif'i ziyarete gelmişlerdi. Sohbet ederlerken söz İstiklâl Marşına geldiğinde misafirlerden biri:
-Acaba, İstiklâl Marşı yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? Demişti, Bîtap bir halde yatmakta olan Akif birdenbire başını kaldırarak kesin bir edâ ile:
-Allah, bu Millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!.." demişti.
"Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını
Bana çok görme İlâhî bir avuç toprağını..."
diyerek, kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısır'dan döndüğü gün: "Ne mutlu bana ki, Peygamberimin yaşında öleceğim" demişti. Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki, İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif, 27 Aralık 1936'da İstanbul'da vefat etti. Ertesi gün Edirnekapı'daki şehitliğe defnedildi. Allah rahmet etsin.

Mehmed Âkif Ersoy (1873-1936) Hayatı

Bu haber 1572 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Diğer Konular

Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982)
Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982)
ŞEYH ŞÂMİL (1797-1871)
ŞEYH ŞÂMİL (1797-1871)
MUSTAFA ASIM KÖKSAL
MUSTAFA ASIM KÖKSAL
EŞREFOĞLU RÛMÎ
EŞREFOĞLU RÛMÎ