MUSTAFA ASIM KÖKSAL

Admin 27 Eylül 2010, 13:16 Biyografiler
MUSTAFA ASIM KÖKSAL


Milletlerin ilmen ve fennen terakki etmeleri, ancak yetiştirmiş olduğu ilim adamları ile mümkündür. Lokomotif görevini üstlenen bu fedakâr şahsiyetler, vagonlarını müspet gayeye doğru sürüklerler. Bu lokomotif değerlerimizden birisi de; İslâm tarihçisi, şair ve mutasavvıf Mustafa Âsım Köksal'dır. Özü sözüne mutabık örnek bir insan. Seksen beş yıllık ömrüne onlarca eseri sığdırıp, son demine kadar yazmaya, eser vermeye devam etti. Resulullah'ın ve ashabının aşkıyla yanıp tutuşan hocamız, her sohbetinde onlardan bahsetti, baktığı her yerde onları gördü.

Zaman zaman ziyaretine gittiğim Köksal'a, 6 Haziran 1998 tarihinde hayatını konu alan kamera çekimi yapmak istediğimi arz ettim. O yaşına rağmen, bizleri kırmayıp iki buçuk saat süren sohbete tahammül etme nezaketini gösterdiler.  Mütebessim ve tatlı sohbetin seyri içerisinde; bazen "bunu geçelim" diyor, bazen de "bunları çekme" diye ikazda bulunuyordu. Hakkında vereceğim aşağıdaki bilgiler;  Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki şahsi dosyası, mezkür kamera çekimindeki kendi ifadeleri ve tarafıma vermiş olduğu belgelerdir.
Mustafa Âsım Köksal; 5 Eylül 1329/1913 tarihinde Kayseri-Develi ilçesinde doğdu. Yakupoğulları lakabıyla tanınan Köksal'ın babası Mehmet Edip Efendi, annesi Döne Hanım'dır.
1935 yılında yaptığı ilk evlilikten; ikisi kız biri erkek üç çocuğu oldu. Zevcesinin 1951'de vefat etmesinden sonra yaptığı ikinci evlilik neticesinde; ikisi kız, ikisi erkek dört çocuğu dünyaya geldi. Çocukları için "Hamd olsun çocuklarımın hepsi de imanlı, amelli ve itaatlidirler" ifadesini kullanması, mutlu ve uyumlu bir aile hayatının olduğunu göstermektedir.
M. Âsım Köksal; ilk tahsilini Develi Merkez Numune Erkek Mektebinde bitirerek pekiyi derece ile 27 Haziran 1927 tarihinde mezun oldu. Aynı tarihte Kayseri Leyli Meccanî (Parasız Akşam) Lisesi imtihanını kazanmasına rağmen kur'ada çıkmadı. Erzurum Askerî Leyli Meccanî (Parasız Akşam) Lisesi imtihanını kazandığı halde, mahalli taliplerin, alınacak öğrenci kadrosunu doldurdukları gerekçesiyle alınmadı. Bunun üzerine, Kayseri alimlerinden Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre Mukaddimat-ı Ulûm (Ön bilgileri) tahsil ettikten sonra Ankara'ya geldi. Mısır'a gitmek çarelerini aradıysa da muvaffak olamadı. Ankara'da bulunduğu sırada "Dört başı mamur insan-ı kâmil" diye dilinden düşürmediği, nefsinin terbiyesinde önemli rolü olan İskilipli İbrahim Efendi'den on iki sene ders görerek icazet aldı.
1928 yılı birinci teşrininde (Ekim) Develi Ticaret ve Sanayi Odası Başkâtipliğine tayin edildi. Odanın lâğvine yakın bir zamana kadar görev yaptıktan sonra 12 Temmuz 1930 tarihinde buradaki görevinden ayrıldı. 22 Haziran 1933 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı Evrak Kâtipliğine vekâleten göreve başlayan Köksal, 7 Ağustos 1933 yılında bu görevinden ayrıldı. Bilahare Diyanet İşleri Başkanlığı'nda açılan Kitabet Müsabaka imtihanına girip başarılı olduğundan, 8 Ağustos 1933 tarih ve 192 numaralı (İnzibat) Komisyon(u) kararıyla aday olarak tayin edildi.
Bunu müteakiben (Kronolojik sıraya göre) şu görevlerde bulundu:

Evrak Kitabeti /15.02.1934 / 23.06.1935
Zat İşl.Md.2. Sınıf Kâtipliği / 24.06.1935 / 07.07.1939
Tahsis Memurluğu / 08.07.1939 / 16.09.1942
Sicil Mümeyyizi / 17.09.1942 / 28.04.1950
Yazı İşleri ve Evrak Müd. / 29.04.1950 / 02.01. l952
Yayın Müd.  / 03.01.l952 / 18.01.1952
Yazı İşleri ve Evrak Müd. / 19.01.l952 / 14.01.l953
Hayrat Hademesi İşl. Müd. / 15.01.l953  /  07.07.1960
Müşavere Dini Eserleri İnceleme Kurulu Üye Yard. (Aza Başmuavinliği) / 08.07.l960 /19.09.1964 tarihinde İslâm Tarihi'ni yazabilmek için emekli oldu (1).
 

Memuriyeti süresince; Rifat Börekçi, Şerafettin Yaltkaya, Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Hüsnü Erdem gibi başkanlarla birlikte çalıştı.
20 Kasım 1998 günü, Cuma namazına giderken beyin kanaması neticesinde hastaneye kaldırılan Köksal, 28 Kasım 1998 tarihinde vefat etti. Kabri Keçiören-Bağlum kabristanında bulunmaktadır.
Reddiye'yi Yazmasının Sebepleri
Mustafa Âsım Köksal bunun sebebini şöyle anlatıyor: Reddiyeyi yazmama, İtalyan müsteşriklerinden Kaetani'nin İslâm Tarihi; İslâm Tarihi'ni yazmama da Reddiye sebep oldu. Leone Kaetani'nin bu eserini; 1924 yılında İslâm Tarihi adıyla Hüseyin Cahit (Yalçın)  dilimize çevirmiştir.
Hüseyin Cahit'in, tercümesini üzerine aldığı kitapta; Kaetani'nin bazı fikirlerinin reddedilmesi gerektiğini, fakat kendinde bu kudreti bulamadığını açıkça itiraf etmiştir.(2) Hal böyleyken; bu tarihin Avrupa'da yazılmış en mükemmel, tarafsız, büyük ilmi değere haiz (3) bir eser olduğunu nasıl ve neresinden anlayabilmiştir?
Bir tarihin mükemmel olabilmesi için; kaynaklarının sağlam, nakillerinin vesikalarına, tahlil ve muhakemelerinin ilmî usul ve kaidelere uygun ve isabetli olması gerekmez mi? İndî hüküm ve görüşlerden, tezat ve tenakuzlardan, her türlü tarafgirlilikten, garazdan uzak bulunması gerekmez mi?
Açıkça söyleyelim ki; Kaetani'nin dinimiz, peygamberimiz, kitabımız hakkındaki telâkkilerinde de -Hüseyin Cahit'in bütün iddialarına rağmen- maalesef tarafsızlıkla bağdaşacak bir cihet bulunmamaktadır.
Kaetani'ye göre Peygamberimiz; hâşâ dünyayı ele geçirmek hırsıyla ortaya atılmış bir maceraperest. İslâmiyet; bu iş için siyasi bir alet. Kur'an-ı Kerim de; Onun (Peygamberimizin) Allah'a isnat etmek istediği kendi sözlerinden ibarettir.(4)
İşte Kaetani'nin tarihinde, bütün olaylar bu bakış açısından değerlendirilmeye çalışılmış, kitap baştanbaşa bu zihniyet ve indî  fikirlerin zehirli havasıyla kirletilmiştir. Böyle bir kitabın Müslümanlara tavsiye ve takdim edilmesinin manası ne olabilir?
Kitapta, dinimize, peygamberimize, ashab-ı kiram'a, İslâm alimlerine hakaret edilmektedir. Kullandığı şaşırtıcı taktik sayesinde bazı münevverlerimizce, İslâmiyet ve İslâmî konular için en mevsuk, en emin, en ilmî bir kaynak imiş gibi telâkkî olunmaktadır. Kitap ve ansiklopedilere, dergilere aktarmalar yapılmış, İslâmî konulara vakıf olmayanların inançları altüst edilmiştir. Bazılarının  İslâmiyetle ilişkilerini kestirmekle kalmamış, İslâmiyete açıktan açığa düşman kesilmelerine de yol açmıştır.
Kaetani'nin İslâm Tarihi kitabı, ülkemizde yayınlandığı sıralarda; Darülfünun Müderrislerinden Ahmed Naim beyle Sadrettin ve Yusuf Ziya beyler tarafından üç-beş makale yazıldı. Makalede adı geçen kitabın itimada şâyân olmadığı belirtilmeye çalışılmış ise de, bu cevaplar yeterli olmamıştır.(5)
Hasan Hüsnü Erdem, bu husustaki bir hatırasını şöyle anlattı: "Hamdi Bey (Ahmet Hamdi Akseki)'in yanında bulunduğum sırada Ömer Rıza Bey  (Doğrul) gelmişti. Hamdi ÔNe olur şu Kaetani tarihine bir reddiye yaz' dedi. Ömer Rıza Bey ÔOlur yazalım. Maiyetime kudret-i ilmiye ve kalemiyesiyle temayüz etmiş bir heyet ver. Her aradığımız kitabı, bulabileceğimiz bir kitaplığı da tahsis et. Geçimliğimizi de sağla, yazmaya başlayalım' deyince, Hamdi Bey üzüldü ve sustu."
1955 yılında Reddiye için kurulan heyet dağıldıktan sonra, yüce Allah'ın yardımına güvenerek bu işe başladım.
Kaetani'nin "İslâm Tarihi" Kitabının Tetkiki ve Reddiye'nin Yazılması
Kaetani tarihindeki hataları tespit edip, kitabın ilmî (!) mahiyetini ortaya koymak maksadıyla birinci cildin (Peygambere dair en eski an'anelerin kıymet-i tarihiyesi hakkında mütalaat) (6) başlıklı faslından itibaren gözden geçirmeye ve hatalı satırların altlarını çizmeye başladım. 168. Sahifede duraklamak zorunda kaldım. Gözden geçirdiğim metinde altı çizilmeyen bir satır kalmadı. Bu vaziyet karşısında satırların altlarını çizmekten vazgeçtim.
Olanca gücümü zorlayarak ve kaynak bulmadaki güçlükleri de yenmeye çalışarak Reddiye'yi yazmaya altı ay kadar devam ettim. Ne iştahım kaldı ne uykum. Bunun üzerine; çalışmayı bırakmak zorunda kaldığımı hocam İskilipli İbrahim Edhem Gerçekoğlu'na bildirdim. O da " Sen bu işe manen memursun evladım. Sakın bırakayım deme" diyerek beni çalışmaya teşvik etti. Çaresiz kaldıkça manen desteklendiğim ve şükür secdesine kapandığım oldu. Beş yıl gibi bir süre içinde, geceyi gündüze katarak bu görevi yerine getirdim.
Tamamlanan beş yüz sahifelik Reddiye'yi Ömer Nasuhi Bilmen'in başkanlığındaki Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun tetkikine sundum. Müşavere Kurulu;10.8.1960 tarih ve 357 sayılı kararında:
"İslâmiyeti, hadis gibi en mühim bir kaynağından mahrum etmek ve sarsmak için hadis'e, ilm-i hadis'e, muhaddislere, hatta ashabın büyüklerinden İbn Abbas ve Ebu Hüreyre gibi şahsiyetlere var kuvvetiyle saldıran, İslâmiyet'in beş vakit namaz gibi amelî farizasının Kur'an-ı Kerim'e istinat edilmeyip sonradan sonraya İslâm kelâmcıları tarafından icat edildiğini, Resul-i Ekrem'in Haşimî ve hatta Kureyşî bile olmayıp meçhul bir soydan geldiğini iddia eden İtalyan Müsteşriki Kaetani'ye; ilme ve İslâmiyete has ağırbaşlılık ve nezaketle layık olduğu cevabı veren bu Reddiye; aynı zamanda Kaetani tarihine istinat eden neşriyata da bir cevap teşkil edeceği cihetle, Başkanlık yayınları arasında yer almasının uygun olacağının yüksek başkanlığa arzına karar verildi.(7)
"Hazreti Muhammed ve İslâmiyet'i Niçin Yazdım?"
Kaetani'nin yazmış olduğu İslâm Tarihi'ni yıllarca inceleyip yalan ve yanlışlarını ortaya koydum. Peygamberimiz (s.a.s.)'in hayatına ve dinimize ait bilgileri Kur'an-ı Kerim ve hadis gibi doğrudan doğruya ana kaynaklardan derleyip yazmaya çalıştım.
Müslümanlar, dinlerine ait hükümleri nasıl hıfz ve kaydetmeyi ihmal etmemişlerse, Peygamberimizin hayatına ve savaşlarına ait bilgileri de ihmal etmemişlerdir. Hicri birinci yüzyılın ortalarından itibaren Peygamberimizin hayatına ve savaşlarına dair eserler kaleme alınmaya başlanmış ve bunlar günümüze kadar devam edip gelmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in hayatı ve İslâm dinini yayışı hakkında şimdiye kadar yapılan Türkçe yayınlarda, kaynaklarımıza pek o kadar bağlı kalınmadığını, fazlaca ihtisar ve tasarruf yoluna gidilerek, olaylardaki canlılık ve güzelliğin söndürüldüğünü gördüm.
Ben bu yola gitmedim. Sadece kaynakları konuşturmak istedim. Şahsi görüş ve düşüncelerimle araya girmekten, olayların arı-duru havasını bulandırmaktan son derece kaçındım. Şayet arada sırada kendiliğimden birkaç kelime veya satır yazdığım olmuşsa; bu da ancak açıklama, konuya veya olaylara ışık tutmak maksadıyla olmuştur.
Hayatımın en mutlu devri, hiç şüphesiz Peygamberimiz'in hayatına ait kitabımı yazmakla geçirdiğim yıllar olmuştur. Çünkü; başından sonuna kadar bütün bir devri, olanca çileleri ve mutluluklarıyla Peygamberimizin ve ashabının yanında yaşamış gibi idim. Kitabımı okuyanların da aynı şeyi tadacaklarını, aynı kanaate varacaklarını sanıyorum.
Hazreti Peygamber'in Hayatı adlı bu eser; Pakistan hükümetinin sîret kitapları milletler arası yarışmasında birincilik almıştır. Pakistan hükümeti Umur-ı Mezhebiye Bakanlığı'nın M. Âsım Köksal'a vermiş olduğu İmtiyaz Senedi'nde şöyle denilmektedir:
"Büyük bir sevinç ve memnuniyetle tasdik ediyoruz ki; M. Âsım Köksal cenaplarının Türk dili ile telif etmiş olduğu Hazreti Muhammed ve İslâmiyet kitabı, Sîretü'n-Nebî Kitapları Konferansı'nda 1404 hicri yılı için birinci dereceye lâyık bulunmuş ve müellifi, Pakistan hükümeti tarafından beş bin dolarla mükafatlandırılmıştır."
Mehmet Akif ve Arzusu
Mehmet Akif Bey'in Mısır'dan İstanbul'a gelip hastaneye yatırıldığını o günün gazeteleri yazdı. Çok sevindim. Gazetede "İnşallah bu hastalıktan kurtulacağım ve Peygamberimiz (a.s.)'in hayatını manzum olarak yazacağım, Haccetü'l-Veda adıyla yayınlayacağım" dedi. Aradan üç-beş gün geçmeden gazeteler vefat haberini yazdı. Bunun üzerine çok üzüldüm. İstanbul'a geldiği zaman bir yazar makalesinde Akif'i göklere çıkardı. Vefatı üzerine de yerlere batırdı. İsmini söylemeyeceğim. Bu olay beni çok üzdü. Mehmet Akif Bey hakkında şu mısraları yazdım:

Ölümünle kaçırdın ağzımızın tadını,
Neden gizleyip durdun bu acı maksadını?
Sezdirmeden koyuldun ebediyyet yoluna,
Anıyoruz arkandan, ağlayarak adını.

Tâbutun başımızda gözyaşıyla yürüdü,
Savrulan âhlarımız mezarını bürüdü.
Çekildin sen, bir avuç toprağın harîmine,
O kadar ağladık ki, gözlerimiz çürüdü.

Neden bilmem, Yaratan mezarını er kazdı?
Sana canlar verilse, kurban olunsa azdı.
İstiklâl'in Marşını, ordunun süngüsüne,
Senin çelik kalemin, zırhlı parmağın yazdı.

Sen ey kahraman şâir! Cihan kadar ağırdın,
Gürüldedin, milletin zincirlerini kırdın.
Ufuklardan saldıran çılgın istilâlara,
Yanardağ kesildin, devler gibi haykırdın.

Bir elinde kalemin, öbür elinde Kur'an,
Dolaştın cephelerde, gece-gündüz durmadan,
Şahlanan, şahlandıran Mehmetçiği sen oldun,
Minnettar sana, minnettar sana vatan.

Sen ey Akif! Büyüksün! Büyük değerin vardır.
Bunu takdir etmemek, bize en büyük ârdır.
Gömüldün, Çanakkale şehitleri yanına,
O kadar ulusun ki, sana fezalar dardır.
Uyu artık haşre dek, ilâhi makberinde,
Ruhun yüzsün, Allah'ın rıdvan-ı ekber'inde.(8)

Mehmet Akif Bey, Peygamberimizin hayatını yazamadan vefat etti. Onun bu arzusunu ben gerçekleştireyim dedim. Onun ruhu şad olsun, onu bana o yazdırdı. Günde on dört sahife yazarak kısa bir müddet içinde üç yüz sayfayı bitirmiş oldum.
İskilipli İbrahim Edhem ve Ben
Merhum Köksal, anlatmış olduğu bu kısmı kameraya çekmemi istememesine rağmen, isteğine muhalefet etmek zorunda kaldım. Çünkü, hatıralarının kendisiyle beraber gitmesine gönlüm razı olmadı. İskilipli İbrahim Edhem efendi ile arasındaki olayı Köksal şöyle anlatıyor:
"Akşam işten gelince evde birkaç lokma yer, hemen yanına giderdim. Evlerimiz yan yana idi. Geç vakitlere kadar onun sohbetini dinlerdim. Bildiğim ayet ve hadisler olmasına rağmen, konu hakkında tek kelime bile konuşmazdım. İlk defa işitiyormuş gibi dinlerdim. O da bunun  farkına varırdı. Âsım bey, senin şu işin çok hoşuma gidiyor. Söylediklerimi bildiğin halde beni dikkatle dinliyorsun, derdi. O sohbet atmosferi içerisinde yerde miyim gökte miyim bilemezdim. Tavan yok, duvar yok. Yaşıyorum ben bu işi. Bakıyorum vücudum da yok. Adeta gözüme iki halka takılmış, oradan bakıyor gibiyim. Öyle bir his var. Saatlerce devam ediyor bu. Mevzu ne ? Sırf Allah ve Resûlullah aşkı ve sevgisi. Bunun dışında başka bir şey yok. Âsım bey oğlum! Biraz da çoluk çocuktan bahsedelim mi? dedi, sohbetin sonunda. Bu sözden sonra, oda yerine geldi, tavan yerine geldi, duvar yerine geldi, vücut da yerine geldi. Bak! dedi. Ne konuştuk? Meşru olan şeyleri konuştuk, hal hatır sorduk. Nereye gitti bu manevi halimiz? Demek meşru olan bir şey bile bu manevi havayı dağıtmaya yetti. Ya gayrimeşru   bir şey konuşsaydık halimiz ne olurdu?
Kur'an-ı Kerim Tercemesi ve M. Âsım Köksal
Cumhuriyetin ilk devirlerinde terceme hareketi canlanmış, 1924-1927 yılları arasında altı Kur'an tercemesi basılmıştır. 1934'de Tanrı Buyruğu adlı terceme yayınlanmış, 1953-1959 yılları arasında yine altı terceme basılmıştır. Muhtelif kalemlerden çıkan bu tercemeler arzu olunan derecede değildirler. Halbuki Türk milleti kutsal kitabını anlamayı, onun emirlerini öğrenmeyi içten arzulamaktadır. Bu samimi arzulara cevap vermek için Cumhuriyetin daha ilk devirlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin aldığı bir karar gereğince, Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'an-ı Kerim'in hem tercemesini ve hem de tefsirini yaptırmaya başlamıştı. Terceme rahmetli şâir Mehmed Akif Ersoy'a, tefsir de Dersiam M. Hamdi Yazır'a havale buyurulmuştu. Şâir Akif tercemeyi tamamlamış ise de basılamamıştır. Elmalılı Hamdi Yazır'ın dokuz cilt tutan tefsiri Diyanet İşleri tarafından yayınlanmıştır.
1956 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'nda, zamanın ihtiyacına uygun bir terceme hazırlamak üzere bir heyet kuruldu. Bu heyette bidayette: Şehit Oral, Yusuf Ziyaddin Ersal (Ezherî), Mustafa Runyun, Ali Sami Yücesoy, Âsım Güven, Mustafa Âsım Köksal, Kemal Edip Kürkçüoğlu, M. Şevki Özmen bulunuyordu. Sonraları Şehid Oral, Yusuf Ziyaeddin Ersal (Ezheri), M. Âsım Köksal ve Şevki Özmen heyette kaldı ve Âl-i İmran süresinin tercemesine kadar gelinebildi. Nihayet 1 Kasım 1960'da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi asistanlarından Dr. Hüseyin Atay ile Dr. Yaşar Kutluay Türkçe Anlam (Meâl) üzerinde çalışmaya memur edildiler. (9)
Saygıdeğer hocamıza Allah'tan rahmet, ailesi ve sevenlerine de sabırlar temenni ediyoruz. Yazmış olduğu eserler, insanlar var olduğu müddetçe okunacak, ruhuna fatihalar gönderilecektir.
1- Bu bilgiler, adı geçenin şahsi dosyasındaki hizmet cetvelinden alınmıştır.
2- Leone Kaetani, İslâm Tarihi, terc: Hüseyin Cahit, 1/6, Tanin Matbaası, İstanbul-1924.
3- A.g.e., 1/5.
4- A.g.e., 2/61, 76, 77; 7/156-157.
5- M. Âsım Köksal, Reddiye,  6, Ankara-1961.
6- İslâm Tarihi (Kaetani), 1/68.
7- Köksal, Reddiye, 3.
8- Diyanet İlmi Dergi, Ekim-Kasım-Aralık 1990, c:2, sayı:4, s: 103.
9- Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâl), 1/XXXI-XXXII, Ankara-1961.

MUSTAFA ASIM KÖKSAL

Bu haber 5303 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Diğer Konular

Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982)
Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982)
ŞEYH ŞÂMİL (1797-1871)
ŞEYH ŞÂMİL (1797-1871)
EŞREFOĞLU RÛMÎ
EŞREFOĞLU RÛMÎ
Yusuf Has Hacip
Yusuf Has Hacip